Sivilizasyon – Medeniyet, Sivil Siyaset ve Sivil Toplum

Sivilizasyon – Medeniyet, Sivil Siyaset ve Sivil Toplum

Batı menşe’li bir kavram olan "Sivilizasyon"un kaynağı, şehir anlamına gelen "city" kavramına dayanmaktadır. 18. yüzyılda, Batılı düşünürlerin kullanmaya başladığı “sivilizasyon” kavramını, Doğulu düşünürler bir “aydınlanma” faaliyeti olarak, medeniyetin dayandığı “Medine” terimi ile sahiplenmişlerdir. Oysa iki kavram birbirinden çok farklı anlamlar ihtiva eder. Temel farklardan biri, Medeniyet; dini düşünceyi merkeze alarak ileri bir yaşam düzeyini ihtiva ederken, Batılı aydınlar için sivilizasyon; siyasal, sosyal ve ekonomik alanlar başta olmak üzere her türlü yaşam biçimine yönelik yapılanmada din faktörünü dışlamayı esas alır. Bu anlayış farkını da dikkate alarak sivil düşünceye ve sivilleşmenin gereğine ve önemine inanıyorum.

İnsanlık tarihine sadece Batılı gözüyle bakmak, değerlerin tek yaratıcısı ve merkezi olarak Batı’yı görmek bir ön yargıdan ibarettir. Roma, Hint, Çin, Afrika ve İslam kültürleriyle oluşan medeniyetlerin çok daha derin, köklü ve soylu olduğunu bilmek gerekir. Aynı soyluluk ve derinlik, Amerika kıtasının “Beyaz Adam” tarafından keşfedilmeden önce, Amerika için de söz konusudur. İnsanlığın yazılı tarihi altı bin yıllık bir geçmişi kapsarken, yaklaşık üç milyon yıl öncesine ait insanın kalıntıları Afrika’nın göbeğinde keşfedilmiştir. Benzer keşifler, bugün Mezopotamya’da da görülmektedir. Bu nedenle topluma, sadece Batılıların gözüyle değil, Afrika, Asya, Avrupa ve Amerika gibi medeniyete katkısı olan her unsurun gözüyle de bakmaya, okumaya çalışmalıyız. Çünkü insanlık tarihinde sivil alanlar olmasaydı, toplumsal hayat da asla gelişemez ve medeniyetler oluşamazdı.

Totaliter ve otoriter anlayışlara itibar etmeyen insana ‘medeni’, totaliter ve otoriter anlayışa itiraz edene ve medenileşme mücadelesi verene ‘Aydın’, eleştiri, sorgulama, itiraz, adalet arayışlarının, çoğulculuk-hürriyet-eşitlik-hak-hukuk güvenliğinin olduğu, çevrenin, doğanın, canlının korunduğu/güvende olduğu, ayırımcılığın, otoriterliğin, ırkçılığın, sömürünün, dayatmanın, zulmün olmadığı bir topluma ‘medeni toplum’, böyle bir ilerlemeye de ‘Medeniyet’ denildiğini unutmamak gerekir.

Aklın, düşüncenin, fikri tartışmaların, ilmin, hikmetin, bilimin, araştırmanın, sanatın, sporun, medyanın, müziğin, mizahın, teknolojinin özgürce gelişmediği ve kullanılmadığı bir coğrafya ve toplumda medeniyetten söz etmek aldatıcı ve yanıltıcıdır. Kuşkusuz modern Batı’nın insanlık medeniyetine katkısı inkâr edilemez ancak yeryüzüne ve insanlığa öncülük edecek evrensel bir medeniyete sahip olduğunu da düşünmüyorum. Bu nedenle, sivilizasyonun medeniyet demek olmadığı ancak medenileşmenin ve medeniyet inşasının altyapısı, dinamiği, itici gücü olabileceği kanaatindeyim.

Günümüzde sivilizasyon, ileri demokrasi ile yönetilen ülkelerde ancak hayat bulmaktadır. Batı demokrasilerinde sivil örgütlülük, devletin örgütlü gücüne karşı bir duruşu ifade eder. Devlet ve otoriter siyasetin, zorba yönetimlerin yanında asla yer almazlar. Ülkemizde olduğu gibi devlet ve hükümet desteği ile kurulmazlar ve hükümetten yardım almazlar. İleri demokrasilerde iktidarlardan maddi destek alan hiçbir kuruluşa sivil toplum kuruluşu denmez.

Sivil Siyaset ve Sivil Toplum iddiasıyla ülkemizde faaliyet gösteren parti, cemaat, tarikat, mezhep gibi dini veya ticaret odaları, esnaf-sanayi, iş dernekleri, hemşeri-şehir-ilçe-köy dernekleri, spor kulüpleri, ideolojik-politik örgütlenmeler, yardım ve dayanışma dernekleri gibi dünyevi yapılanmalar demokrasilerde meşru, belki de gerekli görülebilir ancak bunların hiçbiri “Sivil” olarak değerlendirilemez.

Sivil toplumu; bağış, hayır, yardımlaşma kuruluşlarından ibaret sanmak büyük bir yanılgıdır. Bizim gibi geri kalmış toplumlarda devlet ve ideolojik siyaset, sosyal hareketleri ve sivil oluşumları kendilerinin tanımladıkları ve sınırlarını kendilerinin çizdiği dar bir alana hapsetmiştir. Oysa gerçekte, Sivil toplum, sivil siyaset resmi ideoloji ve hükümet dışı kuruluşlar demektir. Bizim de amacımız; dini, siyasi, sosyal, ticari, ekonomik, hürriyet, insan, hayvan, çevre, paylaşım ve yaşam zihniyetimizi, anlayış ve faaliyetlerimizi sivil alan üzerinden inşa etmek olmalıdır.

Ayrıca siyasetin kendisinin zaten sivil olduğu, bu nedenle de sivil siyaset tanımlamasının doğru olmadığı da söylenebilir. Bu yaklaşımlar teorik olarak doğru olsa da -Sivil siyaseti; militarist, otoriter siyasete bir itiraz olarak tanımlamak ve değerlendirmek daha doğru olacaktır. Devletçiliği, resmi ideolojiyi, hükümet ve devlet yanlılığını esas alan hiç bir yapılanma “sivil” olmadığı gibi, böyle bir anlayışı yaşam tarzı haline getirmiş bir topluma da “sivil toplum” denilmez.

Elbette devlet, tarihsel bir gerçeklik, siyasal ve sosyal bir zaruret olarak görülmelidir. Hukukun üstünlüğüne dayalı bir devletin amacı adaleti ve adil bir yönetimi tesis etmektir. Bu anlamda devlet ile sivil-siyaset ve sivil toplum arasında çatışma söz konusu değildir. Sivil toplum ile devlet arasında meşruiyetin dayanağı adalet olunca çatışmaya gerek kalmaz, çünkü iki tarafın da amacı adalettir. Yoksa, varlığı ve bekası her şeyin üstünde mutlak ve yüce bir değer olarak hedeflenir, kutsanır olması halinde devlet, sivil siyaset ve sivil toplum ile sürekli bir çatışma halinde olur. Bu durumda sivil örgütlülük, halkı böyle bir devlete ve dayatmalarına karşı koruyan bir kalkan olarak görev alır.

Ülkemmiz için bir ‘medeniyet” iddiası söz konusu değil ancak “demokrasi” ve “sivilizasyon” iddiası yaygındır. Bize düşen; medeniyet yolunda demokrasi-sivil siyaset ve sivil toplum inşası için çaba göstermektir.

 

10 Temmuz 2018