Kürt Sorunu ve Otoriterlik

Kürt Sorunu ve Otoriterlik

Yakın coğrafyamız başta olmak üzere, dünyanın neredeyse her bölgesinde terör, çatışma ve şiddet politikaları hüküm sürmektedir. Demokratik ve gelişmiş ülkelerde de emperyal politikaların yoğunluğuna ve şiddetine göre terör tehdidi sürmektedir. Ülkemizde de siyasetin ve yönetim anlayışının seyrine göre şiddetin seviyesi belirlenmektedir.
Ancak terörü tek başına şiddet politikalarının gerekçesi yapmak gerçekçi değildir. Özellikle siyasal terörün gerekçesi olan küresel müdahaleler, baskıcı siyasal sistemler ve devlet uygulamaları göz ardı edilerek sorunları doğru tespit etmek mümkün değildir. Bu durumu genel bir ifade ile özetlemek mümkündür: Nerede İSYAN varsa, orada ZULÜM vardır. Bunun başlıca örnekleri olarak Afganistan, Pakistan, Mısır, Filistin, Yemen, Libya, Irak, Suriye ve Türkiye sayılabilir.
Bu ülkelerin bir kısmında sorunlar etnik, bir kısmında dini, bir kısmında mezhebi olarak tanımlansa da ortak noktaları ideolojik olmasıdır. Çünkü yönetildikleri devletlerin ideolojik siyasal düzenine karşı ideolojik taleplerle mücadeleler yürütülmektedir. İdeolojik taleplerin karşılanması zor olduğu kadar, ideolojik devletlerin çözüm üretmesi de bu kadar zordur, hatta imkânsızdır. Bu durum karşılıklı olarak şiddeti ve terörü tırmandırmaktadır. Yani örgütler kadar devlet uygulamaları da sivil halkı mağdur etmektedir.
Bu denklemde yalnızca örgütlerin eleştirilmesi hem kolay hem kolaycılıktır. Uluslararası meşruiyeti olan, vatandaşların can ve mal güvenliğinden sorumlu olan öncelikle devletlerdir. Devletler ise bu sorumluluğunu bir tarafa bırakarak kolay olanı tercih etmektedir. Kurulu düzene itiraz eden, baş kaldıran her anlayışı ihanet olarak değerlendirilmekte ve yok edilmesi gerektiği iddiası ile şiddeti çözüm olarak sunmaktadır. Bu yaklaşım ve kısır döngü şiddeti daha da beslemektedir.
Şiddet ve baskılar artıkça ölüm, yıkım, korku, göç gibi trajediler de artmaktadır. Türkiye bugün bu trajediyi açıkça yaşayan ülkelerden biridir. PKK ile yaşanan çatışmalarda eylemciler ve güvenlik güçleri dışında çocuk, kadın, genç, yaşlı sivil insanlar ölmekte, tarihi merkezler tahrip olmakta, evler-yurtlar, kentler yıkılmakta, on binlerce sivil insan göç etmek zorunda bırakılmaktadır.
Bir tarafta devlet/hükümet, diğer tarafta Örgüt, insanlara kaygı, korku ve ölüm üçgeninde tercih dayatması yapmaktadır. Esas itibariyle Örgüt kadar devletin de insanları bu tercihe zorlama hakkı yoktur. Barışı korumak, hukuk devleti güvencesini tesis etmek devletin/siyasal iktidarın öncelikli görevi ve meşruiyet koşullarındandır. “Terörle Mücadele” gerekçesiyle dahi olsa devletin hukuk dışına çıkması kabul edilemez ve rıza gösterilemez.
Ne yazık ki şiddet ve terör üzerinden Türkiye toplumu ayrıştırılmakta ve bölünme korkusu yaratılarak düşmanlık derinleştirilmektedir. Bu ayrışmanın sorumlusu olarak tek başına Kürt Siyasal Hareketini hedef haline getirmek kuşkusuz haksızlıktır. Elbette Kürt Siyasal Hareketinin bu gerilim de etkisi, payı inkâr edilemez. Ancak bu gerilimden doğrudan beslenen bir Siyasal İktidar olunca sorumluluğu tamamen bir kesime yüklemek vicdanla, adaletle, ahlakla bağdaşmaz.
İktidar partisi başta olmak üzere neredeyse siyasi partilerin hepsi bu gerilim, düşmanlıktan beslenmektedir. Bu durum, sorunları doğru anlamamızı, çözüm önerilerini sağduyu ile paylaşmamızı da engellemektedir. Kanaatime göre, toplumsal bütünlüğümüzü asıl tehdit eden; farklı kesimlerin temel hak ve özgürlük talepleri değil, bu gerilim siyaseti, kullanılan dil ve üsluptur. İhtiyacımız olan ise bütünleştirici, barışçıl bir siyasettir.